TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BASIN AÇIKLAMALARI

TBMM DARBE VE MUHTIRALARI ARAŞTIRMA KOMİSYONU...


TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma, 12 Eylül Alt Komisyonu, Diyarbakır eski askeri savcısı Ümit Kardaş'ı ve eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nu dinledi.

10 Ekim 2012 Çarşamba

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma, 12 Eylül Alt Komisyonu, Diyarbakır eski askeri savcısı Ümit Kardaş'ı ve eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nu dinledi.

Diyarbakır eski askeri savcısı Ümit Kardaş, ''12 Eylül'de Türkiye'ye deli gömleği giydirildi, hala o gömlekten çıkılmaya çalışılıyor'' dedi.

12 Eylül darbesine giden süreçte polisin yanı sıra Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde de ''sağ-sol'' görüşler arasında ayrılıklar olduğunu anlatan Kardaş, bu ayrışmanın ihtilal ile birlikte yoğunluğunu kaybettiğini ifade etti.

İhtilal döneminde Kürt sorununu silahsız ve barışçıl yollarla çözmek için çaba sarf eden bazı Kürt entellektüel derneklerinin olmasına karşın, ihtilal sonrası askeri yönetimin uyguladığı baskıya paralel olarak silahlı güçlerin de etkisini artırdığını söyledi.

Kardaş, 12 Eylül'de devletin Kürtlerin üzerine gittiğini, işkencenin ve baskının kurumsallaştığını ifade ederek, ''Kürtlerin gerçek tarihsel sorunlarına ifade edebilecek bir ortam ortadan kaldırılmıştı. Bilinçli bir politika mıydı bu, değil miydi onu tam kestiremiyorum ama sanki amaçlanan şuydu; Kürtlerin tarihsel ve haklı isteklerini şiddete bulaşmadan normal demokratik bir ortamda ifade edilmelerinin önü kesilmek istenmişti ve alan tamamen terör ve şiddet uygulayan örgütlere kalmıştı. Kanaatime göre, belki de devletin içerisinde bir odak ya da derin yapılanma bu amacı gütmüş olabilir'' dedi.

İhtilal ile birlikte gözaltı süresinin 90 güne çıkarıldığını, kendisinin savcı olduğu dönemde karşısına getirilen herkesin işkenceden geçirildiğini gördüğünü anlatan Kardaş, herkese yaş ve cinsiyet ayrımına bakılmadan işkence edildiğini kaydetti.

Cezaevlerinden önce gözaltılarda çok sayıda ölüm yaşandığını belirten Kardaş, katıldığı otopsilerde işkence izlerinin net bir şekilde görüldüğünü ve bunu raporuna yazdığını ifade etti. Kardaş, bunun ardından bazı işkence sonucu ölen kişilerin de hiç getirilmeden, ''Örgüt içi infaz'' denilerek dere yataklarına atıldığını savundu.

''İşkence sistematik ve kurumsal bir şekilde yapılıyordu ve herkes biliyordu. Kenan Evren dahil herkes işkenceyi biliyordu'' diyen Kardaş, bir komisyon üyesinin ''Eski Başbakanlardan Bülend Ulusu, komisyona geldiğinde 'İşkenceden haberim yoktu' dedi. Bu mümkün mü-'' sorusuna ''Sanmıyorum çünkü herkes biliyordu'' diye yanıt verdi.

Ümit Kardaş, Kürt milliyetçiliğinin silaha yönelmesinin temelinde o dönem uygulanan politikaların etkili olduğunu düşündüğünü belirtti.

''Bir kültürün baskılanması söz konusuydu. Bir doktor, bir hastası ile Kürtçe konuştuğu için göz altına alındı'' diyen Kardaş, 12 Eylül'de ve sonrasında yapılanların bedelinin hala ödendiğini söyledi. Kardaş, ihtilal ölçesi 1000-1500 sempatizanı olan PKK'nın, ihtilal sonrası uygulamalar dolayısıyla kat kat fazla sempatizan kazandığını vurguladı.

Ümit Kardaş, ihtilal sonrası askerlerin hakim ve savcılar üzerine baskı kurduğunu, ''devlet elden gidiyor'' tarzı yönlendirmeler yaptığını anlatarak bazı hakim ve savcıları ''Kraldan çok kralcı'' olmakla suçladı.

''Onlar arasında asker çağırdığı zaman bıyığını kesip gidenler'' olduğunu iddia eden Kardaş, sivil hakim ve savcılara lojman tahsis edilmesi ve askeri tesislere giriş izni verilmesi gibi uygulamaların o kesimi çok mutlu ettiğini dile getirdi.

Kardaş, ''12 Eylül'de Türkiye'ye deli gömleği giydirildi, hala o gömlekten çıkılmaya çalışılıyor'' ifadesini kullandı.

''TSK ile ilgili herhangi bir reform yapılmadı'' diyen Kardaş, Milli Savunma Bakanlığı'ndan ayrılarak 1970'den beri Genelkurmay'ın; bütçesini, terfilerini kendisinin yaptığını, böyle bir uygulamanın doğru olmadığını savundu.

TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesinin kaldırılmasının tek başına bir anlam ifade etmediğini söyleyen Kardaş, TSK'nın saydam ve şeffaf olmasının önemine işaret etti.

Kardaş, askeri okulların müfredatının değiştirilmesi gerektiğini de vurguladı.

Ümit Kardaş, ''Demirel gitti geldi, gitti geldi. Bir siyasetçi darbe sonucu gittiyse tekrar geldiğinde darbelere karşı bir şey yapamıyor. Ecevit'te de böyle oldu'' dedi.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu bünyesinde 12 Eylül Alt Komisyonu, AK Parti Amasya Milletvekili Naci Bostancı'nın başkanlığında toplanarak, 12 Eylül darbesinin mağdurlarından ''Dev-Genç'' davasında yargılanan Bülent Forta'yı dinledi.

12 Eylül darbesinin mağdurlarından Bülent Forta, ''Darbeler solu kazıdığı kadar demokratik sisteme de zarar vermiştir'' dedi.

Forta, ''Dev Genç'' ve o çizginin askerle darbe için kontak kurmadığını düşüncesini dile getirerek, ''Darbeler solu kazıdığı kadar demokratik sisteme de zararlar vermiştir'' ifadesini kullandı.

Dabre ile Türkiye'de demokrasinin budandığını, işçi haklarının geri gittiğini söyleyen Forta, 12 Eylül'den sonra gülenlere bakıldığında darbenin niçin yapıldığının anlaşılabileceğini söyledi. Forta, Türkiye'de bir çok kanunun değiştirildiğini ancak 1980 öncesindeki hakların bir çoğuna ulaşılamadığını kaydetti.

Forta, Bostancı'nın, 12 Eylül'ün organize bir yapı olduğu ve derin devlet olduğu okumasına katılıp katılmadığını sorması üzerine ''Böyle bir analiz yapılabilir hakikaten Türkiye'de'' yanıtını verdi.

Basının da o günlerde Türkiye'de olan olayları farklı gözlerle okuyucularına ilettiğini anlatan Forta, 28 Şubat'ta da benzerinin görüldüğünü, 2 tane sakallı adamla şeriat gelecekmiş yayını yapıldığını söyledi. Forta, ''12 Eylül darbesinin sessiz karşılanmasının nedeni, bu psikolojik iklimin soncuydu'' yorumunu yaptı.

Sol kesimin örgütlü gücünün o dönem iktidarı ele geçirecek güçte olmadığını belirten Forta, darbenin demokrasiye dair herşeyi sildiğine işaret etti.

12 Eylül'de Türkiye'nin işkence merkezi haline geldiğini ve işkence görmeyen kimse kalmadığını, sıkıyönetim mahkemelerinin İstiklal Mahkemeleri'ni aratmadığını, kendisinin ifade vermek için 180 gün emniyette tutulduğunu, emniyette iken işkenceden 6 kişinin öldüğünü anlatan Forta, ''Bir insana ne kadar eziyet uygulanabiliyorsa uyguladılar'' dedi.

Mamak Cezaevi'nin ''cehennem'' gibi bir yer olduğunu ancak Diyarbakır Cezaevi'nden gelenlerin ise koşulları ''daha iyi düzeyde'' bulduklarını belirten Forta, Mamak'ta yapılan işkencenin sistematik ve planlı olduğunu dile getirdi.

Cezaevi'nde 8 seneyi tek başına hücerede geçirdiğini bildiren Forta, zaman zaman hücresine idam edilecek ülkücü mahkumların konulduğunu söyledi.

12 Eylül'ün etkilerinin sürdüğü kanaatinde olduğunu komisyon üyelerine aktaran Forta, ''Son 2 yıldır biz bunları konuşabiliyoruz'' diye konuştu.

Forta, Bostancı'nın sorusu üzerine, 12 Eylül'ün yargılandığı mahkemeye müdahil olma talebi ile başvurduklarını ancak istemlerinin kabul edilmediğini söyledi.

AK Parti Kütahya Milletvekili İdris Bal'ın, o dönemle ilgili bir sorusu üzerine Forta, 12 Mart'ın akim kalmasından dolayı 12 Eylül'ün yapıldığı düşüncesinde olduğunu belirtti. 12 Mart'ın gerekçelerinin de 12 Eylül'le aynı olduğuna dikkati çeken Forta, ''O günkü koşulları oluşturan bir güç vardı'' yorumunu yaptı,

AK Parti Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ, kendisinin de 38 gün işkence gördüğünü ifade ederek, Mamak Cezaevi'nin komutanı Raci Tetik'i dinleyeceklerini ve kendisine bir soru yöneltip yöneltmeyeceğini sordu. Forta, ''Raci Tetik'i tanık olarak görmüyorum. Sanık olarak görüyorum'' dedi.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, Çakır'ı dinledi.

İstanbul eski Valisi Erol Çakır, görev yaptığı süre boyunca askerlerin idareden, mevzuatın gereğini yapmalarını istediğini bildirdi.

Konuşmasına en iyi rejimin demokrasi olduğunu ancak demokrasinin kendine özgü sıkıntıları bulunduğunu belirterek başlayan Çakır, demokrasinin kitlelere ''örgütlenin'' dediğini ardından da iktidara ulaşmak için yarış başladığını anlattı.

Erol Çakır, bütün bu sürecin mülki idari amirler için sıkıntılı olduğuna işaret etti. İktidarı ele geçiren partinin kendi görüşleri doğrultusunda taşraya yazı gönderdiğini belirten Çakır, valilerin söz konusu yazıların kanunlara uygun olup olmadığını denetlemekle yükümlü olduğunun altını çizdi.

İktidar mücadelesi için kimi zaman Atatürk'ün kimi zaman da dinin kullanıldığını anlatan Çakır, bürokrasi ile siyasetin işbirliğinin kesilmesi gerektiğini belirtti.

Konuşmasında İstanbul'da göreve başladığı dönemde şehrin şuç örgütleri tarafından sarıldığını anlatan Çakır, organize suç örgütlerinin polisle işbirliği yapmadan, destek görmeden varlık gösteremeyeceğine inandığını bildirdi.

Erol Çakır, konuyla ilgili etkili bir yasa olmadığı için gizli bir genelge yayınladığını ve polislerden söz konusu suç örgütleri ile görüşmeyi kesmelerini ve görev gereği görüşülmesi gerekirse üst amire bilgi verilmesini istediğini anlattı. Çakır, emniyet teşkilatının söz konusu örgütlerle ilgili bir liste hazırladığını da vurguladı.

Organize Suçlarla Mücadele yasasının çıkmasının ardından bir başka genelge ile önceki genelgeyi yürürlükten kaldırdığını belirten Çakır, bu süreç sonrasında İstanbul Organize Suçlarla Mücadele ve Kaçakçılık Şube Müdürü Adil Serdar Saçan'ın görevini kötüye kullandığına ilişkin haberler çıktığını ifade etti.

''Adil Serdar Saçan, problemli bir polis müdürüydü'' diyen Çakır, Saçan'ın, dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan'ın emriyle kendisi hakkında rapor tutturduğunu evine gelerek söylediğini, bu olayın gazeteci Tuncay Özkan tarafından ''Polisten valiye korkunç tuzak'' başlığı ile bir gazetede yayınlandığını söyledi.

Çakır, Adil Serdar Saçan'ın, Tantan'dan sonraki bakan Rüştü Kazım Yücelen'e ''yol göstericilik'' yaptığını ve İstanbul ile ilgili kararlar aldığını kaydetti. Çakır, bütün bunların altında ''İstanbul Valisi'ni görevden almak ve Tantan'ın Kafkas mikromilliyetçiliğini valilikte de yaygınlaştırmak'' olduğunu söyledi.

Çakır, 28 Şubat sürecinde İstanbul'daki imam-hatip okullarında kız öğrencilerin başörtüsünün açılmasının istenmesi ile ilgili bir soruyu yanıtlarken, o zaman görevde olan İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Balıbey döneminde, askerlerin Milli Güvenlik dersine giren subayları kız öğrencilerin derslere başörtüsüyle girmesini sebep göstererek okullardan çektiğini anımsattı.

Daha sonrasında il güvenlik toplantısında, toplantıya katılan komutanın okullarda çekilmiş çeşitli fotoğrafları gösterdiğini anlatan Çakır, ''Askerler idareden, mevzuatın gereğini yapmalarını istiyorlardı'' dedi. Çakır, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve AİHM kararları doğrultusunda bu konuda askerlerin haklı olduğunu ifade etti. Çakır, başörtüsü konusuna müdahale ettiklerini, mevzuatın uygulandığını ve sürecin tamamlandığını söyledi.

Erol Çakır, ''Toplantıda askerlerin size fotoğrafların gösterildiği bir sunum yapması normal mi-'' sorusunu yanıtlarken, bütün asayiş toplantılarında bölücülük, irtica ve diğer yıkıcı faaliyetlerin ele alındığını bildirdi.

Çakır, ''Veli Küçük'ü nereden tanıyorsunuz'' sorusu üzerine, 2003 yılında emekli olduğunu ve yeterli ekonomik gücü olmadığı için özel güvenlik kuruluşu kurmak için teklif aldığını, kendisine ortaklar arasında bir jandarma paşasının olmasının sorun olup olmayacağının sorulduğunu ve ''o kişinin adını bile duymadan mahsuru olmadığını söylediğini'' böylece Veli Küçük ile ortak olduğunu anlattı.

Çakır, ''Küçük'ün, gördüğüm çerçevede vatansever, dürüst, namuslu, ekonomik sıkıntılar çeken bir yapısı olduğunu müşaade ettim'' dedi. Çakır, daha sonra ekonomik sıkıntılar dolayısıyla noter aracılığı ile şirketten ayrıldığını kaydetti.

Erol Çakır, dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve beraberindeki heyetin Çin'e yapmayı planladığı gezinin iptal edilmesine ilişkin bir soru üzerine, kendisinin geziye değil, geziye katılacak iş adamlarının masraflarının belediye bütçesinden karşılanmasına karşı olduğunu bildirdi.

Çakır, Çevik Bir ile birlikte Aydın Doğan'ın evinde bir toplantıya katılıp katılmadığına ilişkin soruyu, ''Böyle bir toplantı olmadı. 5 yıllık valiliğim döneminde hiç bir işadamının evine gitmedim'' şeklinde yanıtladı.

Erol Çakır, Harbiye Orduevi'nde yapılan bir toplantıya katılıp katılmadığına ilişkin soru üzerine, görevi süresince Harbiye Orduevi'ne gitmediğini ve herhangi bir toplantıya katılmadığını bildirdi.

Çakır, Dünya Ehl-i Beyt Vakfı'nın kapatılması için katkı yaptığı yönündeki iddialara ilişkin bir idarenin kararı olmadığını bildirdi. Çakır, hukuka başvurulabileceğini kaydetti.

Erol Çakır, görevde olduğu 5 yıl boyunca Orgeneraller Atilla Ateş, Çevik Bir, Hilmi Özkök, Necdet Timur ve Çetin Doğan ile çalıştığını belirterek ''Asker-Vali ilişkileri İstanbul'da çok zordur'' dedi.

Söz konusu komutanların sadece İstanbul'dan değil hemen hemen tüm Marmara'dan sorumlu olduğunu anlatan Çakır, söz konusu komutanların genellikle toplantılara bile katılmadığını bildirdi.

Çakır, bir başka soru üzerine Batı Çalışma Grubu ile temasının olmadığını ve kimseyi tanımadığını söyledi.

Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, ''28 Şubat'ta Genelkurmay brifinginde (şöyle hareket edin, olay budur...) Böyle ne bir baskı ne imada bulunulmuştur. Öyle bir imada, telkin de bulunmak cesaretini kimse gösteremez'' dedi.

AK Parti İstanbul Milletvekili Nimet Baş başkanlığındaki TBMM Muhtıra ve Darbeleri Araştırma Komisyonu'na bilgi veren Kanadoğlu, 367 olayının kendisini tarafından icat edilmediğini, bunu ilk olarak ortaya atanın Necmettin Erbakan olduğunu iddia etti.

Erbakan'ın Turgut Özal'ın seçimi sırasında 300'ün üzerinde oy bulunamadığını ileri sürerek bu iddiayı ortaya attığını aktaran Kanadoğlu, ''Haklıydı ama itirazda bulunma imkanı yoktu. 1996'da İçtüzük değişikliğiyle itiraz imkanı geldi'' dedi.

28 Şubat döneminde Genelkurmay Başkanlığı'ndaki yargı mensuplarına verilen brifinge kendisinin de katıldığını belirten Kanadoğlu, ''Bu yargıya baskı değildir. Brifing neden yapılmaktadır- İrticai hareketlerin ulaştığı noktayı anlatma arzusudur. O brifingde (şöyle hareket edin, olay budur...) Böyle ne bir baskı ne imada bulunulmuştur. Orada öyle bir imada bulunmak, telkin de bulunmak cesaretini kimse gösteremez'' diye konuştu. Bugün de davet olsa ve o görevde bulunsa yine gideceğini vurgulayan Kanadoğlu, şunları söyledi:

''Çünkü beni baskı altına alacak bir olay değildir. Baskı iddiası varsa bu tamamen bühtandır. Brifingi keşke Başbakanlık yapsaydı o zaman, yine giderdim. Diyorlarsa ki 'yargı mensupları asker gibi gittiler, talimatlarını aldılar ve çıktılar.' Bu aldatmacadır, kandırmacadır. Bunun altında başka bir şey aramanın anlamı yoktur. Meslek hayatım boyuca da anayasaya aykırı eylemlerin yargılanmasını yapan biriyim. Her aldığınız bilgiyi talimat olarak nitelendirirseniz, yanlış yere varırsınız.''

Kanadoğlu, ''Bu Meclis yeni anayasa yapamaz'' yönündeki açıklamalarının anımsatılması üzerine, TBMM'nin ilk üç maddeyi de başka şekle sokarak bir anayasa yapma yetkisinin olmadığını savundu.

Yapılması gerekenin; halktan yeni anayasa için yetki almak ve kurucu Meclis eliyle oluşturulacak yeni anayasanın halk oylamasına götürmek olduğunu savunan Kanadoğlu, ''Hukuk devletine uygun hareket ederek yeni bir anayasa yapmak hakkı vardır. 1982 anayasanın kabul edilebilir hiç bir taraf yok. Ben de hayır oyu kullananlardan biriyim. Ancak 1982 Anayasası'nda yargı bağımsızlığı yoktu, şimdi hiç yok'' dedi.

''Keşke 28 Şubat, 27 Nisan olmasaydı'' diyen Kanadoğlu, ''Herkes sorumlu olmalıdır. Kabahat sadece darbeyi yapanlar değil ona sebebiyet verenlerdir. Komisyon bunu da araştırmalıdır'' sözlerini sarfetti.

27 Nisan'ın muhtıra olmadığını söyleyen Kanadoğlu, ''Sorumluları aramak doğrudur ama bir ülkenin hele gelmiş olduğu noktada bazı olayları da unutmasında yarar var. Eğer bunlar bir kan davası halinde devam ederse bunun daha büyük sıkıntılar yaratacağından endişe ederim. Unutmak bazen iyidir'' dedi.

Eski Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız da komisyona yaptığı açıklamada, 28 Şubat sürecinde yaşananları ve görevden alınma sürecini özetledi.

Genç bir belediye başkanı olduğunu, kanının kaynadığını ve samimi olarak çalıştığını belirten Yıldız, ''Belediye Başkanlığı yaşının 38-40'ları bulması gerekirmiş. Çok genç belediye başkanı olunmaması gerçeğini öğrendim. Tecrübe gerekiyormuş'' dedi.

''Tanklar her ne kadar Sincan'dan geçmişse de aslında yargının, siyasilerin, bu milletin insanının beyninden geçmiştir. Bunlar bizi çok incitti'' diyen Yıldız, 28 Şubat sürecinde basının çok önemli rol oynadığına işaret etti. Yıldız, şunları söyledi:

''Köşe yazarlarının, gazete patronlarının Türk milletinin karakteriyle oynadığı bir süreçti. Bizden sonra gelen hükümet, Sincan'a cezaevi projesi düşündü ve yerini Sincan olarak belirlendi. Buraya cezaevi yapıldı. Aradan yıllar geçti. AK Parti hükümete geldi. Çevik Bir ve tankları yürütülenler, getirilip Sincan'daki cezaevine konuldu. Bu hesabın sahibi olan Allah, büyük kudret ve kuvvet sahibi olduğunu gösterdi. Her şeyin Allah'tan geldiği düşüncesiyle olaylar böyle baktık ve zihnimizde tank yürütenlere karşı bir düşmanlık beslemedik.''

Yurt dışına çıktığında İran'da olduğuna yönelik haberler yayımlandığını aktaran Yıldız, ''Almanya'da olduğumu bildikleri halde İran'da dediler. Bizim İran'la işimiz olmaz, olmamıştır'' dedi.

Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan'ın kendisini cezaevinde ziyaret etmesiyle ilgili olarak Yıldız, ''Şevket Kazan, bu geceyle ilgili haberler çıktığında 'nasıl bir süreçten geçtiğimizi biliyorsun, nasıl bunlar olur' dedi. Sonradan cezaevine gelip 'gönlünü kırdım, helalleşmeye geldim' dedi'' bilgisini verdi.

Yıldız, ''Balyoz ve Ergenekon davalarına yargılananları da kimlerin ziyaret ettiğini biliyorum. O gün onu eleştirenler, bugün bunlarla sınanmış oluyor'' ifadesini kulandı.

O dönemden sonra seven de sevmeyen de herkesin kendisini eleştirdiğini ifade eden Yıldız, ''Bir gün bir parti iktidara geldi, sonra askerlerin gözaltına alındığı haberler geldi. Ardından savcılık ve tutuklama. Baktım sonra dava devam ediyor. Ben de anlayamadım. Sonradan baktım iş olması gereken yere doğru gidiyormuş. Ondan sonra bana soru soran olmadı. Ben rahatladım sayenizde'' diye konuştu.
(18:51)
Haber Tarihi (dd/mm/yyyy)
Anahtar Kelime






Türkiye Büyük Millet Meclisi Resmi İnternet Sitesi
© 2009 TBMM
Tasarım Hacettepe Üniversitesi


Sitemiz en iyi Mozilla Firefox 3.0, IE 7.0 ve üzeri ile görüntülenebilir.